|
Anasayfa |
Sait Çetinoğlu / Sargis Alemyan’dan 1915
Soykırımı, Dersim ve Sovyet Ermenistanı
1915 Soykırımı mağdurlarından Sargis Alemyan’ın
Soykırımdan kurtuluşunun anlatıldığı hayat hikayesini[1] Türkçeye
Kazandıran Diran Lokmagözyan “Bu hatıralarda, bir çocuğun yaşadıklarının
haricinde, bu insanın hafızasında yer etmiş olan iyilikler ve kötülükler,
bununla birlikte de o karışık yıllarda insanlıklarını kaybet¬meyen,
yedikleri bir lokma ekmeği inkâr etmeyen (edenler de), masum ve müdafaasız
kadın ve çocuklara karşı "köpekleşmeyen" (köpekleşenler de), uzak
diyarlardan mağ-durlara insani bir el uzatıp, onları tekrar hayata
döndürmek uğruna didinip, yerine göre kendileri de ateş arasında kalan
İnsanları minnetle andığını ve bu minnet duygularının kendi çocukları ve
torunları tarafından da bilinmesinin is¬tendiğini görmekteyiz.
Bu hatıralar bunun için yazılmıştır! Yazarın çocukları ise, kendileri de,
bu minnet duyguları¬nın dışavurumunun bir devamı olarak, bu İnsan
insanları sadece babalarının değil, kendilerinin de minnetle
hatırla¬dıklarını bilmeleri için bu kitabın yayınlanmasıyla bu duy¬guları
ifade etmek istemektedir. Bu kitap bunun için Türk¬çe olarak
yayınlanmıştır! Hiçbir şey unutulmaz, hiç kimse unutulmaz.” Sözleriyle
kitabın yayınlanış amacını açıklar.
Alemyan’ın serüveni Kharbed’in Bedrak Köyünde 1903 yılında başlar.
Soykırımda 12 yaşında olan ve olaylara aklı eren Sargis, gördüklerini
hafızasına nakşeder. Sargis çevresiyle ilgili bir çocuktur. Çevresini ve
ilişkileri son derece ayrıntılı anlatır. Türk-Ermeni ilişkilerini
Kürt-Ermeni ilişkilerini, devletin Ermeni halkı ile ilişkilerini ve
toplumsal-ekonomik yapıyı son derece ayrıntılı resmeder. Anlatımı
çarpıcıdır. Anlatımları bir anlamda geçen yüzyılın Dersim’inin ayrıntılı
toplumsal ve ekonomik tarihidir. Son bölümde naklettiği Sovyet
Ermenistanındaki yaşam da çarpıcı açıklamalar içerir. Ayrıca metin Diran
Lokmagözyan’ın açıklamalı notlarıyla da zenginleştirilmiştir:
Alemyan toplumsal yapıyı tarif ederken ekonomik yapıda Ermenilerin başat
karakterini vurgular: “Berdak'ın nüfusu genelde Türklerden oluşmaktaydı.
Er¬meniler 46 haneydi, Türkler ise 800'ün üzerinde. Lâkin biri pazara
girse, buranın bir Ermeni köyü olduğunu zanneder¬di, çünkü zanaat ve
ticaret tamamıyla Ermenilerin elindey¬di. Ne bir Türk zanaatkar, ne de
Türk dükkâncı yoktu… Tüm tarlalar ve meyve bahçeleri sulamalıydı…
Ermeniler, Dersim Kürtleriyle son derece uyum için¬deydi. Türklerle de
uyumluydular, en azından dış görünüş itibarıyla. Fakat Türklerin ağzından
Gâvur kelimesi eksik olmazdı. Ermeniler ne kadar da fiziksel anlamda
güçsüz ve zararsız olsalar, yine de Türklerin nefreti ve tehdidinden
kurtulamıyorlardı… Ermenilerin de okulu vardı ve masraflarını kendileri
karşılıyorlardı, Türkler, Er¬meniler için okul kurmazlardı. Ermenilerin
okulunda hem kızlar hem de erkek öğrenciler eğitim görüyorlardı. Bu
vi¬layette bulunan tüm Ermeni köylerinin bir okulu mevcuttu… Babam için
Türk Ermeni ayırımı yoktu… Dersim’in hemen hemen tüm ticareti bizim köyün
Ermenilerinin elindeydi… Öncelikle belirtmek gerekir ki, erkeklerin hepsi
de okuryazardı… Bu çalışkan insanların yüreğinde isyan duy¬gusuna
kesinlikle yer yoktu… Silahlan yoktu, çoğunluğu hayatında silah
görmemişti. Fakat bu durum, soykırım süresinde bu insanların başına her
türlü iftiranın dökülmesini engellemedi. Babamın topçu binbaşısı olduğunu
söylüyorlardı, hâlbuki babam hayatında top görmemişti… Haydut yoktu, bu
denli çalışkan, ürkek ve barışçıl bir topluluktan haydut çıkamazdı…
İhbarcılar yoktu, çünkü ih¬bar edilecek bir şey de yoktu.” Ermenilerin
zenginliği Müslümanların gözlerini kamaştıracak ve Soykırımda
İttihatçıların suç ortaklığına soyunmalarını kolaylaştıracaktır.
“Ermeniler zanaatkar ile tüccardı ve tabiatın en iyi bereketleri onların
evinden gelirdi, altınları vardı. Fakat beceriksiz ve kıskanç Türkler
bunları görmeye ta¬hammül edemezdi ve 1908 yılına kadar soymuşlardı,
on¬dan sonra da nefretlerini gâvur kelimesiyle dışarı vurmak¬taydılar.
Gâvur, gâvur,
Pişiği kavur.
Kültürel düzeyle ilgili anlatımları da çarpıcıdır. Bugün o coğrafyada
halen o düey okulluluk oranına ulaşılamamış YİBO’lar ile bölge çocukları
köklerinden koparılarak eğitilme adı altında şekillendirilmeye ve
asimilasyona, taşımalı eğitim ile öğrenciler kilometre ötelere taşınarak
eğitim sürdürülmeye çalışılmaktadır.
Sargis köyünü tasvir ederken hiçbir şeyini, hiçbir köşesini ve hiçbir
ferdini unutmaz. Çiçeğini böceğini kuşunu kurdunu aynı heyecanla resmeder.
Bu bakımdan Sargis’in anıları bir anlamda etnoğrafik bir belgedir. 1915
soykırımında köyünün %40’ının kurtulduğunu ve bunların kurtuluşunun
Dersimliler sayesinde olduğunun altını çizer: “95 kişi hayatta kaldı, bu
da yaklaşık olarak %40'ına tekabül eder. Kurtulanların bir kısmı bir-iki
yıl sonra ağır hayat koşullarına yenik düştü. Kurtulanların büyük bir
kısmı Dersim'e sığınmıştı. Öyle ki, Dersim ol¬masaydı, belki de ancak
%10'u hayatta kalırdı, o da ancak çocuklar, bunlar da Türklerin evlerinde
kaybolur giderlerdi.
Böylece, bu 46 aile, %90'ı Türk olan bu şirin, küçük yerleşim biriminde
yaşamaktaydı. Durumun 1908'den önce nasıl olduğunu bilemem. 1895 yılında
katliam ve soygun olduğu ve 17 kişinin öldürülmüş olduğunu biliyorum.
Son¬raki yıllarda Ermenilerin sayısı tekrar artmıştı ve soykırım
arifesindeki sayıları 1895'te olduğundan daha fazlaydı. Türkler, gönülleri
ne kadar istese de, genellikle devletin iz¬ni ve emri olmadan kırım
tertiplemezlerdi.” Soykırımda devletin rolü ve suç ortaklığına vurgu
yaparken Ermeni gen havuzunun da tahrip edildiğinin altını çizer.
Soykırım mekanizması her yerde aynı şekilde işler: “1914 yılının ağustosu
geldi.
Genel askeri sayım duyuruldu, 18 ile 45 yaş arası. Bu aslında sayım değil,
seferberlikti. Ertesi günü, sabahtan be¬lirtilen yaş grubundaki erkekler
toplanıp Harput'a gittiler, sayılmaya. Önden Abgarların Gazar'ı gidiyordu,
daha ge¬çen akşam kendi yarattığı bir şarkı söyleyerek.
Havada bulut yok, bu ne dumandır,
Evde ölü yok bu ne sıvandır.
Ah, bu ne yamandır, gülü çemendir,
Giden gelmiyor, bilmem nedendir.
Ermeniler vatan hizmetine giderken İttihadın planından habersizdirler.
Yine de Ğazar’ın baladında olduğu gibi bir umutsuzluk vardır. Gazarlar
devletin çağrısıyla vatan hizmetine giderlerken arkada kalan halkının
korumasız kaldığını. Kendilerinin de vatan hizmeti adı altında amele
taburlarında yük hayvanı olarak tüketileceği planından haberi yoktur.
Korumasız kalan halk rahatça ölüm yolculuğuna çıkarılacaktır.
Ermeniler, durumların kötüleşmesinden başlarına gelecekleri hissetmeye
başlamışlardır: “1915 yılının Ocak ayından başlayarak, Türklerin
Erme¬nilere yaklaşımı daha kötüleşti. İlkbaharın başlarında, 15 yaşından
büyük erkekleri tutuklamaya başladılar. Hapiste dövüp kırıyor, silah
istiyorlardı. Ermenilerin silahı yoktu, olanlar da sadece birkaç
tabancadan ibaretti, düğünlerde ve yortularda sadece ses çıkarmaya
yarardı. Tabancaları teslim ettiler, fakat dayak kesilmedi. Her an bir
katliam bekliyor¬duk. Bir Haziran akşamı (Pazartesi) müdür, Perşembe gü¬nü
tüm Ermenilerin göçeceğini bildirdi, Urfa'ya gidecek¬lerdi. Öbür günü,
akşamüzeri, bir polis gelerek beni, baba¬mın yanına onu görmeye götürdü,
babam rica etmişti. Gidip gördüm, ben dışarıda, babam ise içerdeydi,
pencereden konuşuyordu. Şimdi dahi, en mutlu anlarımda dahi o dakikaları
hatırladığımda gözlerim yaşla doluyor. Babam, bunun Urfa olmadığını
anlıyordu, ben de anlıyordum. Birbiri¬mizden gizliyorduk.”
Babasının bir Türk arkadaşı vardır: Abdurrahman Efendi. Sargis’in babası
ölüm yolculuğunda rastladığı bir Türk’e "Abdurrahman'a söyle ailemi
kendisine emanet ediyorum" der. Sargis’ı Soykırımdan bu baba dostu
kurtaracaktır.“Bu Türk, babamın vasiyetini layıkıyla yerine getirdi.
Evimizin eşyalarını, en iyi halıları, hepsini ona teslim ettik. Gerçi
Türkler, bizim evimizden bir tavuğun dahi canlı kalmaya¬cağına karar
vermişlerdi, fakat o bizi kırımdan korudu. Ab¬durrahman'in katliama
katılıp Tanrı katına erişmek uğruna başka Ermenileri öldürüp öldürmediğini
bilmiyorum. O, koyu dindar Türklerden değildi… Bizim orada Ermeniler çok
azdı, Türklerden 15 kere daha az. Bu hesapla, Tanrı ka¬lına erişme şansına
hepsi ulaşamazdı, bu iş tekeldi ve sade¬ce üst sınıfa, yöneticilere
mahsustu.”
Soykırım öncesi barış içinde yaşamalarına rağmen 1915 sürecinde zalimleşen
Kürtleri resmeder. Yakın köylüleri Corovanlılar : Corovan, Müslüman
Kürtlerle yerleşik bir köydü. Dersim ve Berdak arasındaydı. Bu Kürtler,
Ermeni¬lere hiçbir şey vermeyerek onların iyiliklerinden çok fayda¬lanmış
olmalarına karşın, Ermenilere karşı Türkler kadar zalimleşmişlerdi. Bu
zavallılar, barış zamanında o denli uysaldılar ki, ancak insandan
sayılırlardı, şimdi ise silahsız kadın ve çocuklara karşı aslan
kesilmişlerdi.”
Artık Ermenilerin arkasında ölüm, önlerinde ölüm vardır.
Dersim’e ulaşabilenler şanslı sayılabilir. Sargis Dersim’e ulaşır.
Dersimde şartlar iyi değilse de en azından ölüm tehlikesi bir an için
uzakta kalmıştır denilebilir ama onları açlık ve hastalık burada da
peşlerini bırakmaz. Dersim’e ulaşan Ermeniler Rusların Erzincan’a
gelmesiyle birlikte Kürtler tarafından kervanlarla Erzincan’a taşınır.
Tabii ki bunun maddi bir bedeli vardır.
Sargis köyünden kurtulabilen iki kişden biri olan ve bu sevkiyatta rol
alan arkadaşlarından birinin hikayesini ilginç hikayesini nakleder:
“Abraham'm haricinde, hapsedilmiş erkeklerden bir de Nişan Terteryan68
kurtulmuştu ve bugün de Nor Kharberd'de yaşamaktadır… 1920 yılında Türkler
Nişanı Kars'ta yakalayıp, ölüm ce¬zasına çarptırmak için Erzurum'a
götürdüler, fakat oradan da kurtuldu, kaçıp, artık Rusların elinde bulunan
Aleksandrapol'a geldi. 1937 yılında Yerevan'da tutukladılar, fakat birkaç
ay sonra serbest bıraktılar, 1949'da Altay'a yolladı¬lar, oradan da
sağ-salim döndü. Şimdi de sağlıklıdır ve gençlik yıllarındaki gibi şarkı
söylüyor. Tanrının gücünün büyük olduğunu ve kendisinin onun tarafından
kurtarılmış olduğunu düşünüyor.” Batıya gidebilen şanslı Ermenileri 1929
büyük bunalımı beklerken, doğuya gidenleri de Stalin beklemektedir.
Alemyan Stalin döneminin örneklerini vererek kendi deyimiyle şahıs kültüne
kurban giden Ermeni aydınlarını anar.
Alemyan Ermeni soykırımı ile 1938 Dersim soykırımı arasında özdeşlik
kurar: “Tatlı Dersim Kürtleri, Türkler sizi küle dönüştürdü. Sizin
felaketiniz, en az benim milletimin başına gelen felaket kadar yüreğimi
yakmıştır.”
Dersimlilerden şükranla bahseder: “Şükran size Dersimli Kürtler. Yıllarım
ilerledikçe, size karşı beslediğim minnet duyguları da o derece çoğalıyor.
Siz çok iyi insanlardınız. Bu belki de, her zaman Ermenile¬re karşı iyi
olduğunuz ve medeniyetin sizi egoist yapma¬dığından dolayıydı. Bütün
Kürtler böyle olsaydı, Türkler ne sizi katledebilirdi, ne de bizi.”
Rusların işgal bölgelerine gelebilen Ermenilerin yaşam koşulları da
zorludur. Kılıç altındaki ölümden kurtulmuşlardır ancak bu ölüm kez bir
başka yoldan gelmektedir: Açlık ve hastalık. Ardından Rusların geri
çekilmesiyle uluslar arası alışveriş nesnesi Ermeniler yeni sürgün
yollarına koyulacaklardır.
Kafkasya’ya ulaşabilenler Rus ordusunun dağılmasından sonra endişeleri
artar 1915’te Türkiye’de gerçekleşenin Kafkasya’da da olacağını
hissediyorduk der Sargis. Nitekim de bu endişeleri gerçekleşir. Soykırım
sınır ötesine taşınır. Sargis Soykırımın sınır ötesine taşınmasını ve acı
yaşam koşullarını nakleder.
“Hastaları, hastaneye götürü¬yorlar ve çoğunluğu oradan geri dönmüyordu.
Her gün bir¬kaç yetim ölüyordu. Hasta olmayanlar ölenler için sevinçle
mezar kazıyordu (mezar kazanlara ek yiyecek verilmektey¬di). Bugün sen
mezar kazıyorsun, bir hafta sonra da bir başkası senin mezannı kazıyor.
Ölüme karşı tamamen ilgi-sizleşmiştik. Ölümün kaçınılmaz olduğundan emin
olduk¬larından, bazen, tam olarak ölmemiş olanları da mezarlığa
yolluyorlardı. Tabut ve kefen olmadan gömüyorlardı… Bir keresinde, papaz
mezarın başında duasını okurken, çocuk ağlayarak ve kendisini nereye
getirdiklerini sorarak meza¬rın içinde doğrulur. Çocuk hastaneye iade
edilir ve tesadüf eseri iyileşerek tekrar yetimhaneye gönderilir. Ay
sonunda papaz, listesine göre ücretini almaya gelir. Bayan Şahinyan, o
çocuğun gömülmediğini, üstelik iyileşmiş olduğunu söyleyince papaz, beni
ilgilendirmez, mezarlığa gittim, iş¬lemleri yaptım, paramı isterim diye
cevaplar. İşte böylesine taşlaşmış kalplerle dolu bir çevrede
geçi¬riyorduk günlerimizi, geceleri ise yatak-yorgansız, toprağın üzerinde
uyuyarak…”
Anıların son bölümü Sovyet Ermenistan’ındaki yaşamına dair anlatımları
içerir: İyi adamsa neden bir Komsomol üyesi dahi olmadığı ile başlayan
sorgulanmasıyla Stalin dönemi Sovyet Ermenistanı’ndaki yaşamı resmeder.
Ermeni aydınlarını orada da ölüm beklemektedir: O günlerin tanıdık
simaları gittiler ve dönmediler
|
|
|
|
Dersim
Soykırımının Askeri ve Siyasi Mimarları

Mustafa Kemal: ''‘
sorumluluğu üzerime alıyorum, vuracağız Dersim’i ''.

İsmet İnönü :
''Dersim'i her türlü askeri
hareketlerle temizledik’’ .

Mahmut Celal Bayar: ''Dersim'i vurduk''

Abdullah Alpdoğan: ''İtaat
edin''
 İhsan
Sabri Çağlayangil::''Mağaralara
iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden.
Bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler.
Kanlı bir hareket oldu. Dersim davası da bitti''.

Sabiha Gökçen (M.Kemal'in manevi kızı, Dersim'i bombalamakla
görevlendirilen ilk kadın pilot):
''Bombamın
hedefleri benim gözümde insan değildir. Müteharrik bir takım hedeflerdir.
Amirlerim bombayı atmakta vatani bir lüzum gördükten sonra bende askerce
itaatten ve verilen vazifeyi tesirli ve iyi bir surette yapmaktan başka bir
düşünce olmaz.“
|