|
Anasayfa

|
|
Son günlerde Zaman gazetesinde Tunceli
Milletvekili Hüseyin Aygünle yapılıp yayımlanan bir söyleşinin ardından
Dersim olayı ile ilgili tartışmalar yeniden ısındı ve ortaya yeni belge ve
bilgiler döküldü. Daha da önemlisi Başbakan Erdoğan, Dersimde yapılanları
bir katliam olarak niteledi ve bu nedenle devlet adına özür diledi, o
dönemin tek partisi ve devletle özdeşleşmiş CHPyi de özür dilemeye
çağırdı.
Millet uyutulmayacaksa komisyon da kurulsun
Dersim üzerine tartışmalar hâlâ tüm hızıyla devam ediyor. Tartışmanın bir
yönü, Dersimin devlete karşı bir kalkışma, bir isyan olup olmadığıdır.
Bazı çevreler, -ki bunlar arasında CHP ve MHP de var- bugüne kadar
savunulmuş resmi devlet tezine uygun olarak Dersim olayını bir isyan
olarak niteliyorlar. Bu tezi savunanların bazıları ise Gerçeğin
anlaşılması için arşivler açılsın, bir araştırma komisyonu kurulsun diyor.
Oysa hem Dersim olayı eski tarihe ait bir olay değil.
Dersimin birçok canlı tanığı hâlâ sağdır ve konuşmaktadır- hem de ortaya
dökülmüş olan belge ve bilgiler zaten 1937-38 yılında, yani 73-74 yıl önce
yaşananların ne olduğunu ayan beyan ortaya koyuyor. Bu nedenle gerçeği
anlamamız için tozlu raflardaki dosyalara başvurmaya, işi komisyona havale
etmeye hiç de gerek yok. Buna rağmen arşivler eğer bu arada ayıklanıp
yakılıp kül edilmediyse- elbette açılsın ve bir komisyon da eğer işi
uzatıp kamuoyunu uyutma işinde kullanılmayacaksa varsın kurulsun.
Öte yandan bugüne kadar ortaya dökülmüş çok sayıda resmi belge; üst düzey
devlet adamlarının raporları, bakanlar kurulu kararları, o dönemin devlet
ve hükümet başkanlarının konuşmaları var ki bunlar Dersimin tedip ve
tenkil planının daha 1926lardan itibaren adım adım hazırlandığını ve
hayata geçirildiğini ortaya koyuyor. Son günlerde medyaya çarşaf çarşaf
yansıyan, nice köşe yazısına konu olan bu belgelerden birbir söz etmeme
gerek yok.
Radikal gazetesi de bizzat bu belgelerin kamuoyuna yansıtılmasında önemli
bir hizmet gördü. Bu belgeler aynı zamanda, Dersime yönelik Tedip ve
Tenkil planının kendi başına bir şey olmadığını, ansızın, bir karakol
baskınıyla, bir köprü yıkımıyla filan ilgili olmadığını ortaya koyuyor.
Dersim katliamı, Osmanlının son dönemlerinde başlayıp Cumhuriyet
döneminde de sertleşerek devam eden Kürt politikasının bir devamıdır.
Daha doğrusu bu, Lozanla ortaya çıkan yeni devletin, Türkiye
Cumhuriyetinin sınırları içinde tek dile, tek soya dayalı bir ulusal
devlet kurma çabasının ürünüdür. Bu politika en açık biçimde önce İttihat
ve Terakki ile başladı ve 1. Dünya Savaşı sırasında Ermeni kıyım ve
sürgününe yol açtı. Lozandan sonra Rumların da sürgün ve mübadele ile
Anadoluyu terk etmelerinin ardından yeni sınırlar içinde sorun olarak
Kürtler kaldı. Sistem, Kurtuluş Savaşı sırasında izlediği Kürtlerle
ittifak politikasını terk ederek Kürtleri yok sayma, Kürt dilini ve
kimliğini yok etme ve onları Türkleştirme, yani asimilasyon işine girişti.
Yanlış politikanın ürünü
Bu politikanın Kürtler arasında tepkilere yol açacağı belliydi. Ortaya
çıkan tepkiler ve en küçük hak talebi isyan sayıldı, Kürtlerin üzerine
askeri güçler sürüldü; Kürt direnişleri, silahlı silahsız ayrımı
yapılmadan acımasızca bastırıldı. Kürtlere karşı yok sayma ve şiddet,
Cumhuriyet döneminin, Kemalist rejimin başlıca yöntemi oldu.
Şeyh Sait Ayaklanmasından itibaren Kürtlerin Türkleştirilmesi, bu nedenle
Kürtçenin yasaklanması, Kürtçe konuşanların cezalandırılması, Kürt
aşiretlerinin Batıya sürülerek oradaki yoğun Türk nüfus içine
serpiştirilip dil ve kültürlerinin unutturulması tüm raporlarda yer alır
ve bu politika Dersimi de kapsar. Hatta planlı bir şekilde Dersimin
tedip ve tenkili en sona bırakılır.
Kürdistanın diğer bölgelerini sessizleştirdikten sonra, iç kesimdeki
Dersimin kuşatılması uygun görülür. Her şey bu plana göre işler ve Şeyh
Sait, Ağrı ve irili ufaklı bir dizi başka harekâttan sonra sıra Dersime
gelir. Ordu bu bölgede geçmişten beri aşiretler halinde yarı özgür bir
hayat yaşayan, Kürtçenin Kurmanci ve Dımıli (Zazaca) lehçelerini konuşan,
Alevi inancına mensup Kürt aşiretlerini de terbiye etmek, sürüp öteki TC
yurttaşları gibi tek renge boyamak için harekete geçti. Askeri birliklerle
bölgeyi kuşattı, bazı küçük direnişleri bahane ederek, çocuk-kadın,
genç-ihtiyar ayrımı da yapmaksızın acımasızca kıyım yaptı. Devlet
güçlerine karşı hiç silah kullanmamış, hatta kendini onun şerrinden ve
belasından korumak için devlet yanlısı davranmış diğer aşiret ve aileleri
de buna dahil etti.
Böylece sözde bölgeye devlet otoritesinin yanı sıra medeniyet de götürdü!
Yani kırım ve sürgünle büyük bölümü insansızlaştırılan bu bölgeye, çok
sayıdaki kışla ve karakolların yanı sıra yol götürüldü, okullar açıldı,
onlara dil öğretildi. Onlar sözde, ağa, şeyh, seyit gibi sömürücü
unsurların tasallutundan kurtarıldılar. İç ve dış kamuoyuna böyle
yansıtıldı.
Oysa bu, özrü kabahatinden büyük bir açıklamadır ve Dersim de dahil, bölge
insanıyla alay etmektir. Kürt halkının bir dili, kültürü, tarihi vardı. Bu
binlerce yıla dayanan bir dil ve kültürdür. Medeniyet götürmek; bu dili,
kültürü yok etmek ve bunun hatırına onları ezmek, katletmek olamazdı.
Feodal unsurlarla mücadele ise bir safsatadır. Buna niyeti olan bir devlet
her şeyden önce bölgede toprak reformu yapardı. Oysa Türk devleti tüm
tarihi boyunca buna yönelmedi, aksine kendi politikasına evet diyen feodal
unsurlarla ittifakı tercih etti.
Kısacası, Cumhuriyet döneminde Kürtler bakımından var olan sorun ve
yaşadıklarımız, Dersimden sonra da süregelen tüm bu acılı olaylar, Kürt
halkının temel hak ve özgürlüklerini tanımayan, dil ve kültürlerini yok
ederek onları Türkleştirmek isteyen böylesi yanlış bir politikanın
ürünüdür. Adil ve eşitlikçi bir çözümü başaramayan Cumhuriyet yönetiminin,
Kemalist rejimin bu politikası çok zalim uygulamalara ve kanlı, acılı
olaylara yol açtı. Bugün de ne yazık ki hâlâ sorun insan hak ve
özgürlüklerine uygun, adil bir çözüm bulmuş değil ve acılı olaylar devam
ediyor.
CHP nerede yanlış yapıyor?
Dersim olayı, söz konusu tarihte sadece bir halkadır ve son halka olmadığı
bugün de görülüyor. Başbakan Erdoğanın bu konudaki açık sözlülüğü ve
devlet adına özür dilemesi ise Cumhuriyet tarihinde bir ilktir, onurlu ve
cesur bir adımdır ve bir dönüm noktasıdır. Bunu küçümsemek, önemsiz
göstermek için bin dereden su taşıyanlar görülüyor. Bazıları, Erdoğanın
bunu CHPyi köşeye sıkıştırmak için yaptığını söylüyor. Sorumluluk CHPye
ait değil, devlete aittir diyorlar. Celal Bayar, Karabekir ve Fevzi
Çakmak gibi muhafazakâr kesimin sahiplendiği politikacıların da o dönemde
CHP içinde olduklarını ve Dersim kırımında önemli roller aldıklarını
söylüyorlar.
Erdoğan bir politikacıdır elbet, onun bu konuda ön alırken, aynı zamanda
rakibi CHPyi de köşeye sıkıştırmak istemesi anlaşılır bir şeydir. Yine
Dersime karşı hazırlanan ve adım adım uygulanan planda devlet başkanı
olan Atatürkün ve 1937 Eylülüne kadar başbakan olan İsmet Paşanın yanı
sıra, onun ardından başbakanlığı devralan Bayarın ve o dönemin önde gelen
diğer askeri ve sivil devlet sorumlularının payı var.
Ne var ki tüm bunlar, devletin tüzelkişiliğinin yanı sıra, o dönemde tek
parti iktidarını temsil eden ve devletle bütünleşmiş olan CHPnin bu
politika ve uygulamalardaki birinci derece sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Örneğin bugün Suriye halkına kan kusturan Baas Partisi ve Esad yönetimi,
yarın diktatörlük çöküp gittiğinde ve eğer Baas da bir şekilde siyasi
hayatına devam edebilirse, bugün yaptıkları için devleti suçlayıp
kendisini temize çıkabilir mi?
Belli ki CHP bu karanlık tarihe, o dönemde yapılmış nice zulme, haksızlığa
sahip çıkıyor ve özeleştiri yapma olgunluğunu ve cesaretini gösteremiyor.
Üstelik bu ayak diremeyi, hâlâ geçmişteki yanlış politikaları savunarak
yapıyor. Devrimin meşruluğuna ve olayları her dönemin kendi koşulları
içinde değerlendirme gereğine sığınıyor. Başkasına Türkçe öğretme
hatırına on binlerce yoksul insanı, çocuk, kadın, genç ve ihtiyarı kırıp
geçirmenin ne tür bir devrimcilik olduğu bir yana, eğer koşulları böyle
diye her olayı hoş göreceksek, Kuzey ve Güney Amerika ve Avustralya
yerlilerinin soyunun kurutulmasını, 2. Dünya Savaşı sırasında toplama
kamplarında yok edilen Yahudileri ve İttihat ve Terakkicilerin Ermeni
halkına yaptıklarını da anlayışla karşılamamız, yargılayıp mahkûm
etmememiz gerekir.
Özür dilemek onur işidir
Ne yazık ki bugün Dersim olayıyla yüzleşmekten kaçınan CHPye, MHPye ve
yandaşlarına hâkim olan zihniyet bu türdendir. Bu zihniyet tehlikelidir ve
onu ısrarla sürdürenler, belli ki koşullar uygun düşse, fırsat bulsalar,
bugün de aynı şeyleri yapacaklar. Zaten MHP Genel Başkanı Bahçeli, Dersim
kırımını devlet açısından haklı bulmakta, pervasızca savunmaktadır. Tanrı
Kürtleri ve Türkleri bu ilkel, acımasız zihniyetin yol açabileceği
belalardan korusun.
Sonuç olarak, Dersim olayı hem Kürt tarihinin bir acılı sayfası hem de
Osmanlı-Türk tarihinin utanç verici sayfalarından, kara deliklerinden
biridir. Ancak bugüne dek tarih adına insanlarımıza ezberletilmiş
yalanları ortaya sererek, bu tür kara delikleri aydınlatarak, yapılan
zulüm ve cinayetlerden dolayı onun mağdurlarından özür dileyerek ülke ve
toplum bu utançtan kurtulup sağlığına kavuşabilir.
Tarihte işlenen bu tür kötülükler nedeniyle özür dilemekle bir millet
küçülmez, büyür. Onu yapabilen liderler ise onurlu kişilerdir ve kendi
halklarına da saygınlık kazandırırlar.
Kemal Burkay/Radikal
|
|
|